Yeşilçam’ın efsane oyuncuları dendiğinde ilk akla gelen isimlerden birisidir Türkan Şoray. O’nu oyuncu olarak efsane yapan, sadece ‘dünyanın en çok film çeviren kadın oyuncusu’ ünvanını elinde tutuyor olması değildir. Özdeşleşme arzumuzu en çok tetikleyen sanat dalı olarak sinema dünyasında, gerçeklikle kurgu olanı ayırt etmekte belki de en isteksiz seyirci kitlesinin karşısında beyaz perdeye adım atmıştır. Böyle bir kitle karşısında, yeteneğini doğru projelerle birleştirdiğinde ortaya çıkan atmosferde halkın gözünde nasıl efsaneleştiğinin cevabını bulmak zor değil. Canlandırdığı karakterlerden ve o karakterleri yaratırken sergilediği üstün oyunculuğundan sıkça bahsedilirken maalesef diğer yetenekleri oyunculuğunun gölgesinde kalmaya mahkum oluyor. Örneğin Buruk Acı (1969) filminde dinlediğimiz, filmle aynı adı taşıyan şarkının sözlerini Türkan Şoray’ın yazdığını çok az insan biliyordur. Aynı zamanda Türkan Şoray, Dönüş (1972), Azap (1973), Bodrum Hakimi (1976), Yılanı Öldürseler (1981) ve Uzaklarda Arama (2015) filmlerinde imzası bulunan bir yönetmendir de.
Türkan Şoray’ın yönetmen kimliğini incelemeye başlamadan önce Türkiye sinema tarihinde ilk kadın yönetmenleri ve çalışma koşullarını hatırlamak doğru olacaktır. Türk sinemasında kadın yönetmenler tarihi, Cahide Sonku’nun 1949 tarihinde Fedakar Ana filmini yönetmesiyle başlıyor. Ruken Öztürk, ‘Sinemanın Dişil Yüzü / Türkiye’de Kadın Yönetmenler’ kitabında 1980 öncesi yönetmenlik yapan sekiz kadın yönetmen sayıyor. 1949 ve 1980 yılları arasında filmler üretmiş olan bu yönetmenlerin isimleri şöyle: Cahide Sonku, Nuran Şener, Feyturiye Esen, Bilge Olgaç, Birsen Kaya, Lale Oraloğlu, Türkan Şoray, Ayten Kuyulu Ürkmez. Ruken Öztürk, Türkiye sinema tarihinde ilk kadın yönetmenlerin dünyadaki örneklerinden farklı olmayan bir yönetmenlik serüveni yaşadıklarını söylemektedir. “Ruken Öztürk sinemadaki erkek söyleminin, ‘İlk kadın yönetmen’ tartışmaları dışında, kadınların yönetmen olarak varlıklarını dışladığına işaret eder. Bu konudaki saptaması ise şöyle olur: ‘İlk kadın yönetmen tartışmasıyla birlikte sözlü gelenekte, Bilge Olgaç dışındaki yönetmenlerin gerçekten yönetmen olup olmadıkları tartışmalıdır; çoğunlukla onların yönetmen sayılmadıkları gözlenmiştir. Bunun da nedeni, bu yönetmenlerin sinemada uzun süreli kalmamaları ve kalıcı ürünler verememeleridir.*’” (1) Bu alıntıda Ruken Öztürk’ün sarf etmiş olduğu “gerçekten yönetmen olup olmadıkları tartışmalıdır” ifadesini sindirebilmek güç olsa da, bahsedildiği gibi Bilge Olgaç ve Birsen Kaya dışında, yönetmen olarak filmografilerine çok sayıda film sığdırabilen isim yoktur.
‘Kadın filmi’ gibi bir ayrımın sinema sanatı içerisinde çok sakat bir ifade biçimi olduğu açıktır. Ama eğer böyle bir ayrım yapılıyorsa Bilge Olgaç ve Birsen Kaya’nın erkek egemen sektörde ayakta kalabilmek için erkeklerle aynı tarzda filmler yaptıklarını ve bu sayede ayakta kalmayı başardıklarını söyleyebiliriz. Ve yine ‘kadın filmi’ gibi bir ifadeyi yanlış da olsa kullanabiliyorsak, gerçek anlamıyla kadın sorunlarına değinen, kadının toplumdaki konumlanışını sorgulayan, ‘kadın yönetmen’ ifadesi bağlamında ayırt edici bir özellik oluşturabilen bir isim olarak Türkan Şoray’ı, Türkiye sinema tarihinde 1980 öncesi kadın yönetmenler arasında, ayrıcalıklı bir yerde sınıflandırabiliriz.
Henüz on beş yaşındayken tüm eğitim hayatını bırakıp film setlerine adım atan Türkan Şoray için sinema aynı zamanda hayatı daha iyi kavramasını, her şeyi sorgulamasını sağlayan bir okul olmuş. Sinema dünyasına adım atmasıyla birlikte oynamaya başladığı romantik melodramlar, aşk filmleri, komediler, salon filmleri çoğunlukla ticari sinemanın gereklerini yerine getiren ve bu sayede şöhretin yolunu açan filmler. Türkan Şoray bu yılları anarken her şeyin çok güzel gittiğinden, filmlerinin çok ilgi gördüğünden, sinema salonlarının önünde uzun kuyruklar oluştuğundan bahsediyor ve ekliyor: “Benim çevirdiğim filmlerin dışında ne tür filmler çekiliyor, sinemanın gücü nedir, oyunculuk ne kadar önemlidir, çalışmaktan bunları düşünmeye fırsatım olmuyordu. Yani sinemada değişik şeyler oluyordu ama ben bunların dışındaydım. Hiç çalışmadığım yönetmenlerin filmlerinden övgüyle bahsedildiğini duyuyordum.” (2) Türkan Şoray’ın kariyerindeki kırılma anı Lütfü Akad’ın Hudutların Kanunu (1965) filmini izlemesiyle birlikte ortaya çıkıyor. “Hudutların Kanunu ismindeki bu film gerçekçi bir köy filmiydi, çok etkilendim. Adeta gözümün önünden bir perde kalktı. Oynadığım filmler beğeniliyordu ama benim yaptığım sinemanın dışında o yıllarda farklı algılara sahip yönetmenlerin çektiği filmleri izledikçe gördüm ki Yeşilçam geleneğinin dışında, farklı anlatımlar, daha gerçek bir dünya ve hayata dair o güne kadar fark etmemiş olduğum ufuklar var.” (3) İşte tam bu noktada Türkan Şoray’ın kendi oynadığı filmleri sorgulamaya başladığı, sinemanın gücü üzerine araştırmalar yaptığı ve sinema sanatına yön veren yönetmenleri merak ettiği yıllar başlıyor. Oynamak istediği hikayeleri araştıran, yazan ve bu hikayeleri çalışmak istediği yönetmenlere sunan bir Türkan Şoray vardır artık. Bütün bunları düşünüp uygularken henüz yirmi yaşında olması da takdire şayan bir bilgi olarak karşımızda duruyor. Türkan Şoray’ın oyuncu olarak aralıksız çalışıyor olması ve saygın yönetmenlerle iş üretebileceği ortamları yaratma isteği, hiç kuşkusuz yönetmenliğe giden yolda onu besleyen damarlardır. O dönemde bir okul olarak gördüğü ve çok heyecanlandığı setler ise Lütfü Akad’ın setleridir. “Lütfü Akad’ın setinde bir öğrenci ruh haline girdim. Bana “bakışlarınla oynayacaksın” diyordu; “bakacaksın”. Filmde hiç konuşmam; hep bakarım böyle. Yani gözlerinle duygunu ifade edeceksin. Ondan önce, eski filmlerimde oynuyormuşum ama o olayı yaşatırken bayağı abartılı mimiklerim varmış. Sade, doğal ve bütün ifadenin gözlerle verilmesi gerektiğini, ben Lütfü Akad’ın setinde öğrendim.” (4) Türkan Şoray’ın gözlere verdiği önemi vurguladığı bu cümleleri okuduktan sonra, yönetmenliğini yaptığı Dönüş (1972) ve Azap (1973) filmlerinde kadraja ilk olarak gözleriyle girdiğini gördüğümüz anlar artık rastlantı olmaktan çıkıyor.

İlk yönetmenlik deneyimi
Oynadığı ticari filmlerin ötesinde artık başka bir sinemanın da var olduğunu keşfeden ve projelerini seçerken titiz davranmaya başlayan Türkan Şoray’ın gazetede okuduğu bir haberden çok etkilenmesi üzerine bu hikaye titiz bir çalışmayla senaryolaştırılıyor. Böylece, topraklarını kaybetmeye başlayan köylülerin ayakta kalma çabasına, bu çıkışsızlık ortamında köyden Almanya’ya işçi olarak giden İbrahim’in karısı Gülcan’ı ve oğlunu yalnız bırakışına, Gülcan’ın bu ataerkil toplumda ayakta kalma mücadelesine tanık olduğumuz Dönüş filminin senaryosu çıkıyor ortaya. Türkan Şoray’ın isteğiyle ilk olarak Atıf Yılmaz’a götürülen senaryo Atıf Yılmaz’ın başka bir filmle uğraşıyor olması nedeniyle boşta kalıyor. Yapımcı tarafından film, senaryoyu çok iyi bilen ve hikayeyi çok seven Türkan Şoray’a teklif ediliyor. Hikayeyi çok seven Türkan Şoray’ın teklifi kabul etmesiyle birlikte ilk yönetmenlik deneyiminin yolu da açılmış oluyor. Hem de kadın yönetmenlerin kendisini yönetmen kimliğiyle kabul ettirmesinin çok zor olduğu erkek egemen bir sektörde ve yirmi yedi gibi genç bir yaşta bu kararı alıyor. Türkan Şoray’ın yönetmenlik yapacağı duyulduğunda ise destek olanlar ve başaramayacağını düşünerek küçümseyenler olarak kutuplaşmaya başlıyor insanlar. Bu dönemde, Türkan Şoray’ın yönetmenlik isteğiyle ilgili sayısız tartışmanın ortasında O’na destek olanlar da azımsanmayacak kadar fazla. Giovanni Scognamillo Türkan Şoray’ın bu hevesine çok doğru bir yerden yaklaşıyor: “Başka oyuncuların, yıldız oyuncuların alıcının arkasına geçmeleri fazla bir gürültü koparmadığı halde Şoray’ın yönetmenlik sevdası sinema çevresinde ve basında olay yaratmıştır. Oysa Türkan Şoray kadar deneyimli ve yetenekli, usta yönetmenlerle çalışmış, ön hazırlığa sahip bir oyuncunun kendini ve başka oyuncuları yönetmek, kendince bir film ortaya koymaktan daha doğal bir isteği olamazdı.” (5) İlk yönetmenlik denemesi olmasına rağmen Dönüş filmi bence Türkan Şoray’ın yönetmenliğini üstlendiği en iyi film, Yılanı Öldürseler gibi iddialı bir yapımın da önünde duruyor. Daha sonra Azap ve Yılanı Öldürseler filmlerinde de değineceği tüm dertleri içinde barındırıyor ve bunu ustaca bir sembolizmle birleştirmeyi başarıyor. Dönüş filminin belki de en büyük başarısı içinde taşıdığı bu sembolizm. Diğer filmlerindeki tüm unsurları belki de en etkileyici haliyle içinde barındırması nedeniyle, bu incelemede Dönüş filmine daha fazla yer ayıracağım.
Film çalışan tarım işçilerinin, köylülerin görüntüleriyle açılıyor. Reşit Bey’in gelmesiyle köylüler O’nun etrafında toplanıyor ve tohum ve gübre paralarını zamanında ödeyemeyen köylülerin tarlalarına icra yoluyla el konulmasına tanık oluyoruz. Reşit Bey’in dalkavuğu bir köy büyüğü Müslim Emmi, tarlalarını kaybeden ama Reşit Bey’in tarlanızda çalışmaya devam edeceksiniz sözüyle rahatlayıp sanki büyük iyilik yapılmış gibi minnet duyan köylüler. Her şey maalesef günümüzde hala geçerliliğini koruduğu haliyle çok tanıdık. Bu duruma karşı çıkan kişiyse tabi ki Gülcan (Türkan Şoray) oluyor. Bu andaki karşı çıkışı Gülcan’ın trajedisinin de başlangıcı oluyor. Bu cüreti karşısında Gülcan’a aşık olan Reşit Bey, Gülcan’ın gönlünün İbrahim’de (Kadir İnanır) olduğunu öğrenince kötülüklerine başlıyor.

İbrahim ve Gülcan aşkı, filmin asıl anlatmak istediği iki derdi açığa çıkaran lokomotif işlevini yerine getiriyor: Göç ve kadının ataerkil bir toplumda tek başına ayakta kalma mücadelesi. Dönüş, Türkan Şoray’ın yönettiği diğer filmlerde çok az olduğunu düşündüğüm etkileyici sihirli anları içinde barındıran bir film. Bu anlar filmin giriş, gelişme ve sonuç bölümlerinin finallerine denk geliyor. Filmin bütününün tutarlılığı bir yana sanki bütün süreç bu anları vurgulamak için hazırlık niteliğinde. Bunlardan ilki İbrahim ve Gülcan’ın olağan bir köy düğünüyle evlendikleri sahnede gerçekleşiyor. Düğünü ziyaret eden Reşit Bey gelini dansa kaldırıyor. Herkesin ortasında ama kimseye hissettirmeden dans ederken sert sözlerle kavga ediyorlar. Filmin başından itibaren hissedilen Gülcan ve Reşit Bey arasındaki gerilim bu sahnede zirveye çıkıyor ve Reşit Bey’in Gülcan’a yapacağı kötülükleri somut olarak söylediği bir sahne olarak filmi yönlendiriyor. Türkan Şoray’ın, “kadın”ı özgür iradesiyle kararlarını tamamen kendisi alan güçlü bir birey olarak sunması, yaşadığı ataerkil toplumda kadına karşı tutuma bir isyan niteliğinde ve toplumu biçimlendirme arzusunda yerini buluyor. “Ünlü ünsüz tüm birey hikayeleri ait oldukları dönem ve toplumdan biçimlenir ve onların yeniden biçimlenmesinde etkili olur.” (6)
Gülcan ve İbrahim’in bir oğlu oluyor. Gülcan tarlada çalışırken aniden gelen doğum sahnesi Türkan Şoray’ın karakterlerin duygularını saf haliyle seyirciye geçirebildiği değerli bir sahne ve oyuncu yönetimindeki başarısı kadar karakterlerin ileriki sahnelerdeki dönüşümlerinde seyircide daha büyük bir etkilenmeyi yaratacak ince hazırlıklara sahip. Gülcan’ın doğumu sırasında İbrahim büyük bir acı ve endişeyle kendi karnını tutuyor. Gülcan’ın acısını içinde hissediyor. İbrahim’in Gülcan’a ne kadar büyük bir aşkla bağlı olduğu bunun gibi detaylarla sürekli vurgulanıyor. Bu haliyle film, ileriki sahnelerde İbrahim’in dönüşümünü seyirciye aktarırken daha etkili olmayı kaçınılmaz hale getiriyor.
Gülcan ve İbrahim tarlalarını kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kaldıklarında çıkar yol arayan İbrahim, Almanya’ya giden işçi adaylarının arasına katılıyor. Gülcan tepki gösterse de geçici bir süreliğine gittiğine ikna olarak izin veriyor. İbrahim, oğlunu ve Gülcan’ı köyde yalnız bırakıyor ve Almanya’ya gidiyor. Bu andan itibaren Gülcan’ın kişiliğinde güçlü kadın imgesi daha çok ortaya çıkmaya başlıyor. Gülcan’ın yalnızlığını fırsat bilen Reşit Bey kötülüklerini sıraladıkça Gülcan tüm çaresizliklere karşı ayakta durmayı başarıyor. Tarlası yandığında aç kalıyorlar ama yılmıyorlar, evleri yıkıldığında köy okulunun öğrencileriyle beraber onarıyorlar. Reşit Bey aynı zamanda köy halkını da Gülcan’a karşı kışkırtmaya başlıyor. Gülcan için tutunabildiği sadece iki şey kalıyor, oğlu ve İbrahim döndüğünde huzura kavuşacakları gelecek hayali. Bahsi geçen sihirli anlardan ikincisi İbrahim’in köye döndüğü sahnede ortaya çıkıyor. Kalabalık köy halkının arasında İbrahim’i gören Gülcan’ın uzun süreli özleminden sonra koşup sarılmasını beklerken, şaşkınlık ve utançla eliyle yüzünü kapatışına ve parmaklarının arasından bakarak İbrahim’i inceleyişine tanık oluyoruz. Sırtında fotoğraf makinesi, kolunda saati ve başında tüylü şapkasıyla çıkıyor İbrahim herkesin karşısına. Şapkadaki tüy gösteriş ekseninde batılı yaşam tarzının eleştirisine dönüşüyor. Bu noktada filmin ana dertlerinden bir diğerine geçiş yapmış oluyoruz: Türkiye’nin modernleşme serüveni ve modernliğin temel sorunları. “Türkan Şoray’ın filmlerinde kırdan kente göç, hatta dış göç, gecekondu sorunları, yükselen sanayi burjuvazisi ve batılı hayat tarzı, ayrıcalıklı konuları oluşturuyor.” (7) İbrahim’in köyde geçirdiği zamanlar boyunca Almanya’daki yaşam tarzından bahsetmesi, batı ve doğu çatışmasını açığa çıkarıyor. Eski hayatı İbrahim’e artık yetmemeye başlıyor ve önceden olduğu gibi oğlunu ve Gülcan’ı köyde yalnız bırakarak Almanya’ya gidiyor. İbrahim’in gitmeden önce tarlanın borcunu kapatması ve Gülcan’a para bırakması Gülcan ve oğlunu biraz olsun rahatlatsa da bu seferki yalnızlığı Reşit Bey’in yaydığı dedikodular yüzünden daha zor geçmeye başlıyor. Okuma yazma öğrenmek isteyen ve bu sayede İbrahim’le daha kolay iletişim kurabileceğini düşünen Gülcan, köy okulundaki öğretmenden okuma yazma dersleri almaya başlıyor ve bu durum köy halkı tarafından hoş karşılanmıyor. Maddi zorlukları geride bırakmayı başarsa da artık namus meselesi gibi kavramlarla boğuşmak zorunda kalan bir karaktere dönüşüyor Gülcan. Köy halkı toplanarak İbrahim’e namusunu temizlemesi için mektup gönderiyor. Trajedinin doruk noktasına da bundan sonra ulaşmış oluyoruz. İbrahim’e mektup göndermek için yola çıkan Gülcan, Reşit’in adamları tarafından dere yatağında kıstırılıyor ve tecavüze uğramak üzereyken oğlu kollarının arasından nehre düşüyor. Çocuğun boğularak ölmesinin ardından bahsettiğimiz sihirli anların üçüncüsüne geçiyoruz. Gülcan, İbrahim gelip görene kadar oğlunu gömmeyi reddediyor ve eve kapanıyor. Çocuğun zamanla çürümesine tanık oluyoruz. Namus meselesi gibi bir kavramla boğuşmakta olan Gülcan, aynı zamanda oğlunu defnetmeyerek dini gerekleri yerine getirmeyen bir günahkara dönüşüyor halkın gözünde. Sadece birey olarak varlığını kabul ettirmeye çalışan güçlü bir kadın karşısında yobazlığın nelere yol açabileceğini çok çarpıcı bir şekilde yüzümüze vuruyor Türkan Şoray. Çocuğunu gömmeyi reddeden ve çürümesine tanıklık eden annenin trajedisi, filmin en şaşkınlık yaratan ve cesur sahnesi.

Kamera İbrahim’in dönüş yolundaki arabasına döndüğünde ise İbrahim’in modern yeni eşini ve ondan olan oğlunu görüyoruz. İbrahim kendisine çoktan yeni bir aile kurmuştur ve bu haliyle köye namusunu temizlemek için dönmektedir! Film, artık dayanamayan Gülcan’ın oğlunu kendi başına gömmesinin ardından, İbrahim’in trafik kazası geçirmesiyle, Gülcan’ın kaza alanından geçerken durumu fark edip hayatta kalan tek kişi olan erkek çocuğunu yanına almasıyla noktalanıyor.
Görüldüğü gibi Dönüş filmi dönemin toplumsal gerçekçi etkilerinin yansımalarını fazlasıyla içinde barındıran ve topluma ayna tutan bir film. Topraklarını kaybeden köylüler üzerinden kapitalizmin eleştirisine girerken, batılı hayat tarzının sorunlarına geçiş yapan; ataerkil düzende kadının mücadelelerine değinirken dini baskıları yüzümüze çarpan bir yapıya sahip. Ve tüm bunlar arasındaki geçişlerde organik bir bağ kurmayı başararak, normal şartlarda fazla gibi görünen bu mesajları rahatsız edici olmayacak şekilde filme yedirebiliyor.
Türkan Şoray’ın yönettiği diğer filmlerden Azap ve Yılanı Öldürseler filmleri de bu toplumsal gerçekçilik etkilerinden beslenen ve hemen hemen aynı meseleler etrafında gelişen filmler olarak ortaya çıkıyorlar. “Dönüş, Azap ve Yılanı Öldürseler filmleri genelde kadın filmleridir. Kadınlık durumu özellikle, analık ve/veya anaçlık üzerinden aktarılsa da, cezalanmak pahasına kadın duygularına yer verilmekte; feodal yapının, törelerin eleştirisi yapılmaktadır. Ancak bu filmlerde de dönemin tartışılan çözüm yollarından olan sınıfsal dayanışma veya kadın dayanışması yerine, sistemin içerisinden bireysel mücadele verilmektedir.”(8) “Şoray’ın bu filmlerde işlediği kadın karakterler, Yeşilçam’ın meladramlarındaki yanlış anlaşılma kurbanı, kırık kalpli karakterlerden giderek farklılaşıyordu. Bu üç kadından yalnızca hüzünlenmekle, duygusallaşmakla kurtulunmaz; bu karakterler içimizi acıtır, burkar, film boyunca bizi sarsar ve dağıtır. Kadın ve erkeğe toplum tarafından dayatılan yaşam biçimleri, yargı ve ceza mekanizmaları, bu karakterlerle yaşadıkları alan arasında büyük bir çatışma kurar. Esme, Elif ve Gülcan, üçü de toplumsal gerçekçi filmlerin yoğun, sıkıştırılmış, temsili karakterlerinden değiller. Bu üç karakterin her birinin iç çatışmaları ustalıkla düğümlenmiş ve benzer temalı filmlerdeki karakterlerden ayrılmışlardır.” (9) “Türkan Şoray’ın oynadığı rollerin genellenebilecek özelliklerinden biri de anne olmalarıdır; söz konusu annelik kimliği bu filmlerdeki kadınların temel kimliğidir.” (10)
Dönüş, Azap ve Yılanı Öldürseler filmlerinin yanında Türkan Şoray’ın filmografisindeki en farklı iş ise bir melodram denemesi olan Bodrum Hakimi (1976) filmidir. Bodrum Hakimi filmindeki Nevin (Türkan Şoray) karakteri, Dönüş’teki Gülcan, Azap’taki Elif ve Yılanı Öldürseler’deki Esme’den farklı bir sosyal sınıfa dahil olsa da, güçlü kadın imgesi bakımından değerlendirildiğinde diğer karakterlerle benzerlikler göstermektedir. Bodrum Hakimi filmi Türkan Şoray’ın yönetmen olarak filmografisinin görece en zayıf filmi olsa da bir yönüyle değerlendirilmesinin önemli olduğunu düşünüyorum. Yeşilçam filmlerinde kadın karakterlerin meslekleri incelendiğinde genel olarak çağdaş meslek sahibi karakterlerin sayısının azlığı dikkat çekmektedir. Yine ataerkil düzene göre şekillenen bir sosyal gerçeklik altında kadın karakterlerin sahip oldukları çağdaş meslekler genelde yine kadın rollerinin uzantısı niteliğindedir ve bunun yaygın örneği de öğretmenliktir. Türkan Şoray, Bodrum Hakimi filminde bu yapıyı kırarak, güçlü kadın imgesine çok iyi oturan hakimlik mesleğiyle uğraşan bir kadın karakteri seyirciye sunmaktadır.
Türkan Şoray’ın yönetmenliğini yaptığı Dönüş (1972), Azap (1973), Bodrum Hakimi (1976) ve Yılanı Öldürseler (1981) filmlerini YouTube’da maalesef düşük çözünürlüklü kopyalarıyla izlemeniz mümkün. Restore edilmiş yüksek çözünürlüklü versiyonlarını izleyebilmek umuduyla…
(Öne çıkan görselde kullandığımız afişler IMDb’den alınmıştır)
KAYNAKÇA:
(1) Ayşe Durukan, Bianet, “Kadın Yönetmenlerin Üç Dönemi” makalesi, 24 Temmuz 2004
* Semire Ruken Öztürk, Sinemanın Dişil Yüzü, Om Yayınevi / Sinema Dizisi, 2004
(2) Türkan Şoray Sinemam ve Ben, NTV Yayınları, 1. Baskı Kasım 2012, Sf.85
(3) Türkan Şoray Sinemam ve Ben, NTV Yayınları, 1. Baskı Kasım 2012, Sf.85
(4) Biyografya 8: Türkan Şoray, Bağlam Yayıncılık, Ayşegül Yaraman, Mansur Beyazyürek, Ali Ergur “Türkan Şoray ile Söyleşi” Sf.44
(5) Giovanni Scognamillo, Türk Sinema Tarihi, Kabalcı Yayınevi, 1998, Sf. 337
(6) Biyografya 8: Türkan Şoray, Bağlam Yayıncılık, Ayşegül Yaraman “Modern Zamanlarda Bir Sultan” makalesi. Sf. 7
(7) Biyografya 8: Türkan Şoray, Bağlam Yayıncılık, Ayşegül Yaraman “Modern Zamanlarda Bir Sultan” makalesi. Sf.8
(8) Biyografya 8: Türkan Şoray, Bağlam Yayıncılık, Ayşegül Yaraman “Modern Zamanlarda Bir Sultan” makalesi. Sf.10
(9) Sinefil Dergisi, 2010 Kasım-Aralık, Sf.12, Mehmet Taner Demir
(10) Biyografya 8: Türkan Şoray, Bağlam Yayıncılık, Ayşegül Yaraman “Modern Zamanlarda Bir Sultan” makalesi. Sf.8